Diyarbakır’da çeşitli sivil toplum kuruluşlarının yaptığı açıklamada hapishanelerdeki hak ihlallerine ilişkin yüzleşme ve adalet çağrısı yapıldı. Toplumsal hafıza ve barış için mekanizmaların kurulması önerildi.

İnsan Hakları Haftası dolayısıyla Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi önünde sivil toplum kuruluşları tarafından ortak basın açıklaması yapıldı. Açıklamada, hapishanelerde yaşanan ihlallere ilişkin hakikat ve yüzleşme mekanizmalarının kurulması ve toplumsal hafıza ile adaletin birlikte inşa edilmesi gerektiği vurgulandı. Ayrıca, hapishanelerin barış ve demokratik çözüm sürecinin önündeki engellerden çıkarılması çağrısı yapıldı.
Diyarbakır Barosu, İnsan Hakları Derneği, Diyarbakır Tabip Odası, Amed 78’liler Girişimi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi kuruluşların katılımıyla gerçekleştirilen açıklamada, Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde yaşananlara dikkati çekildi. Cezaevlerinin, sadece özgürlükten mahrum bırakılan bireylerin tutulduğu alanlar değil, aynı zamanda devlet ile insan onuru arasındaki ilişkinin en açık biçimde görüldüğü alanlar olduğu belirtildi.
Güler hapishanelerin tarih boyunca işkence, kötü muamele ve sistematik şiddet gibi suçların yaşandığı bir alan olduğunu ve bu suçların geçici veya istisnai olmadığını, tarihsel bir sürekliliğin parçası olduğunu kaydetti. 12 Eylül döneminde Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde uygulanan sistematik şiddetin, devlet aklının hapishane politikalarının kurumsallaşmış bir yönetim anlayışının göstergesi olduğuna vurgu yaptı.
Güler, hapishanelerde devam eden ağır tecrit uygulamaları, keyfi disiplin cezaları ve hak gasplarının, bireylerin ve toplumun yaşamını hedef alan bir yönetim anlayışını yansıttığını belirtti. Ayrıca, yüksek güvenlikli S, Y ve R tipi cezaevi türlerinin modern işkence alanlarına dönüştürülmüş olduğu bilgisini paylaştı.
Tecrit uygulamasının yalnızca fiziksel izolasyondan ibaret olmadığını, aynı zamanda zihinsel ve toplumsal çökertmeyi amaçlayan çok boyutlu bir yok etme stratejisi olduğunu dile getirdi. 27 Şubat itibariyle başlatılan barış ve demokratik toplum sürecinin, hapishanelerden bağımsız düşünülemeyeceğine dikkat çekti. Özellikle, uzun süre özgürlükten yoksun bırakılan Sayın Abdullah Öcalan’ın iletişimden mahrum edilmesinin insanlık onuruna aykırı olduğu vurgulandı.
Güler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla güvence altına alınan umut hakkının, sadece bireysel değil, aynı zamanda barış ve demokratik toplumun inşası için temel bir güvence olduğunu ifade etti. Bu hakkın yok sayılmasının, toplumun barış ve gelecek hakkını da inkar etmek anlamına geldiğini belirtti.
Hakikatle yüzleşmeden, sorumluların hesabını vermesini sağlamadan ve mağdurların adalet talebini karşılamadan toplumsal barışın sağlanamayacağını vurguladı. Hapishanelerde yaşanan tüm hak ihlallerinin, geçmişle hesaplaşma ve hakikat mekanizmalarının kurulmasıyla çözülebileceği ve toplumsal hafıza ile adaletin birlikte inşa edilmesi gerektiği çağrısında bulundu.
Güler, demokratik bir toplumun zorunlu koşulunun geçmişle yüzleşmek ve insan onurunu esas alan şeffaf ve demokratik bir infaz rejimi kurmak olduğunu belirtti. İşkence ve kötü muameleye yol açan uygulamaların derhal sona erdirilmesini, tecrit uygulamalarının kaldırılmasını ve hakikat hep birlikte açığa çıkarılmasını istedi. Hapishanelerdeki hak ihlallerine ilişkin yüzleşme mekanizmalarının kurulması ve adaletin sağlanmasıyla barışın gerçekleşeceğine işaret etti.