Şenay Aydemir, iktidarın 23 yıllık kültür politikasını "AKP’nin Kültür Savaşı" kitabında anlatıyor Türkiye’de sanat ve sansür tarihi Türkiye’de sanat hiçbir zaman iktidarla huzurlu bir ilişki kurmamıştır; haksızlıklar k…

Türkiye’de sanat hiçbir zaman iktidarla huzurlu bir ilişki kurmamıştır; haksızlıklar karşısında söz alan ve muhalefeti görünür kılan bir alan olduğu için sıkça baskıyla karşılaşmıştır. Kitaplarda toplatmalar, filmlerde yasaklar, oyunlardan müdahale, sanatçıların sürgün ve hapis cezaları uzun bir sansür tarihinin parçalarıdır. 1978’de sanatçıların toplu sansür yürüyüşü, bu baskılara karşı kolektif itirazın simgeleri olarak hafızalarda yer almaktadır. 12 Eylül sonrası ise sansür biçim değiştirmiş; yasakların yerini görünmezleştirme, dağıtım kanallarını kapatma ve dolaşım engelleri almıştır.
AK Parti iktidarıyla birlikte bu müdahale yeni bir aşamaya geçmiştir. Başlangıçta “özgürlük” ve “çoğulculuk” söylemleriyle anlatılan kültür politikaları, özellikle 2011 sonrası dönemde denetim ve yeniden yapılandırma yönünde gelişmiştir. Diziler, müzik, sinema ve güncel sanat alanında hem doğrudan hedef alınan sanatçılar hem de piyasa ilişkileri üzerinden otosansür rejimi tesis edilmiştir.
Gazeteci Şenay Aydemir, İletişim Yayınları’ndan çıkan “AKP’nin Kültür Savaşı” kitabı aracılığıyla, kültür ve sanat alanında sansürden sermayeye, yasaktan görünürlüğe uzanan süreci ANKA Haber Ajansı’na anlatmıştır.
Bu “savaş” ifadesi ironiyle kullanılmış olsa da, son 15 yılda alanın yeniden dizayn edilmesine ve imhaya yönelik ciddi çabalar görülmektedir. Bu sürecin iki temel ayağı bulunmaktadır: birincisi, dizi sektörü, yayıncılık gibi büyük alanların yeniden organize edilmesi; ikincisi ise hedef alınan sanatçılar ve içeriklerdir. 2017’de SETA raporu ve 2019’daki “popcorn krizi” gibi gelişmeler bu yeniden yapılandırmanın göstergesidir.
Mesela Kazım Öz’ün son üç filminin sansürlenmesi veya gösteriminin engellenmesi örnekleri vardır. Grup Yorum’un müzik ulaşılabilirliği neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bu süreç, sanatın imha girişiminin açık örnekleriyle karakterizedir. Ayrıca, görünüre çıkan bütün içerikler üzerinde denetim ve yönlendirme mevcuttur. Bu durumun sanat üretimini nasıl etkilediği ise, özgün ifadelerin, hikâyelerin ve sanatsal yaratımın sınırlandığını göstermektedir.
“Baskı sanatı besler” ifadesine katılmayan Aydemir, baskı altında sanatın gelişmediğini, hatta belki daha zayıf olabileceğini belirtmektedir. İran sineması örneği sık kullanılsa da, baskı olmadığı zaman daha güçlü sanatın üretilebileceğini savunmaktadır. Sanatın sürdürülebilmesi için gelenek, kurum ve süreklilik gerektiği vurgulanmaktadır.
Türkiye’de sanat uzun yıllar sansür, yasak ve baskılarla karşı karşıya kalmıştır. 1978’de kolektif itiraz sembolü olarak gerçekleşen sansür yürüyüşü, sanatçıların direniş gösterebildiği anlardan biridir. Günümüzde ise sanatçılar halk hareketleri ve politik mücadelelerde aktif rol almaktadır. Gezi Süreci ve 1978 dönemleri, sanatçıların politik mücadelesinde önemli dönüm noktalarıdır. Sanatçılar, halkın itirazıyla cesaret bulmakta ve bu mücadele geleneği devam etmektedir.
Mevcut politikalar, devleti ve iktidarı ideolojik biçimde yeniden kurmaya çalışmaktadır. 15 yıl önceki Kemalist ve Cumhuriyetçi söylemlerden farklı olarak, iktidar kendi arayışlarını ve ideolojisini ön plana çıkarmaktadır. Geçmişteki muhafazakar sanatçı ve aydınlar kuşağını ise iktidar çatışması yaşanmamakta, sistemin daha iyi olması adına farklı yollarla yeni bir yapı kurulmaya çalışılmaktadır.
Günümüzde iyi filmler, tiyatrolar ve konserler daha az üretilmekte, ilgide azalma görülmektedir. Bu durum, siyasi müdahale ve ekonomik faktörlerin bileşimidir. Sansürün sivilleşmesiyle birlikte, belirli sahnelerde belli metinler ve eserler dışarıda bırakılmaktadır ve genel olarak kültürel üretim azalmakta, çoraklaşmaktadır.
Burada amaç, doğrudan sanat üretiminin izini sürmek ve içerik dönüşümlerini gözlemek olmuştur. Bu hem içerik hem dil hem ekonomik dönüşümün analiziyle, kültürel hegemonya ve iktidar ilişkilerinin anlaşılmasına katkı sağlar. Bu çalışma gazetecilik geleneğinin bir parçası olup, yazar tarafından gerekli görülen bir sorumluluk olarak ortaya çıkmıştır.