Sosyolog Zeliha Bürtek ve Gazeteci Gülşen İşeri, 'Sosyal Çürüme' kitabında korku kültürünü, şiddetin sıradanlaşmasını ve insan olma hâlinin aşınmasını sokaktan gelen bir dille anlatıyor.

Haber: Hilal SOLMAZ
(İSTANBUL) - Sosyolog Zeliha Bürtek ve Gazeteci-yazar Gülşen İşeri, sosyal çürüme kavramını, korku kültürünü, şiddetin sıradanlaşmasını ve insan olma hâlinin aşınmasını sokaktan gelen bir dille anlatıyor.
Gündelik yaşamda fark edilmeden tanık olunan ilişkisel çözülme, yalnızlık ve artan şiddet, “normal” kabul edilen pek çok hâlin aslında toplumsal bir çürümenin göstergesi olup olmadığını düşündürüyor. Gazeteci-yazar Gülşen İşeri ile sosyolog Zeliha Bürtek tarafından hazırlanan "Sosyal Çürüme", bu sorulara odaklanan bir söyleşi kitabı.
Kitabı diğerlerinden ayıran özelliklerden biri, Zeliha Bürtek’in sokak röportajlarından aldığı samimi dilinin metne yansımasıdır. Yurttaşların öfkeleri, itirazları ve gündelik deneyimleri, akademik mesafeye hapsolmadan anlatılıyor. Gülşen İşeri’nin soruları ise sosyal medyadan kamusal alanın daralmasına, bireysel yalnızlıktan korku kültürüne uzanan başlıkları yalın ve derin bir zeminde tartışıyor. Zeliha Bürtek ve Gülşen İşeri, ANKA Haber Ajansı’nın sorularını cevapladı.
Zeliha Bürtek: Bu kavram, trafikte beklerken çıkmış bir söz. Usulsüzlük, hoyratlık ve zorbalık bana şunu düşündürdü: Sosyolojik açıdan bozulduk. Daha sonra bu duygunun birçok insanda karşılığı olduğunu fark ettim. Sosyal çürüme, insanın içinden gelen ve 'bunun sonu nereye varacak?' diye merak ettiği her şeyi kapsıyor.
Zeliha Bürtek: Bu, belli bir zamana sıkışmış bir süreç değildi. Sokak hayvanlarıyla ve insanlar arasındaki ilişkilerle temas ettiğim dönemlerde içimde birikenleri yazdım. Amacım, ağır gerçeklikleri steril ve duygusuz ifadelerle değil, doğrudan anlatmaktı. Sessiz bir çığlıktı bu.
Zeliha Bürtek: Kaynak yapısal. Devlet ve toplum arasındaki denge bozukluğu, şiddetin sıradanlaşmasına neden oluyor. Bu durum, insanları karşıt kamplara itiyor. Asıl mesele, bu bağımlılık ilişkisinden nasıl çıkılacağıdır.
Zeliha Bürtek: Orta sınıf etik değerleri yitirdikçe, sorumluluğu 'halk'a yüklüyor. Merkez–çevre ayrımları toplumsal sürekliliği kesiyor. Orta sınıf, sahte bir ‘bekçi’ rolüne büründü ve ahlaki tutarlılığını kaybetti.
Zeliha Bürtek: Evet. Hakların tanınmadığı toplumlarda adalet, sadece hatırlatılan bir talep hâline gelir. Gücün temsil edilmesi ile hakların temsil edilmesi arasındaki kopukluk, kamusal şiddetin dilini belirler.
Zeliha Bürtek: İçimizdeki yıkımı anlatıyorum. Kendiliğindenlik ve güven duygusu sarsıldı. Dostluk ilişkileri de hedefte. Korku ve güvensizlik, içimizdeki sokaktaki güveni dağıttı.
Zeliha Bürtek: İnsanlık kavramı. Mahallede bile daha önce hissetmediğimiz nefretle karşılaşıyoruz. Soru şu: İnsanlığın yerine ne koyacağız?
Zeliha Bürtek: Saygı kaybı ile. Saygı ortadan kalkınca sınırlar da yok olur. Sosyal çürüme artık bir sonuç değil, insan eylemlerinin sebebine dönüşmüştür.
Zeliha Bürtek: Güven, öncelikle devlet kurumlarında inşa edilmelidir. Çatıdaki kiremitler kırıkken, “Başınızın üzerinde bir dam var” demek güven vermez. Güven, söz değil; hakların tanındığı, adaletin işlendiği, iktidar ilişkilerinin şeffaf olduğu bir ortamda mümkün olur. Büyük iktidar mekanizmalarının gölgesinden çıkamayan ilişkiler güven sağlayamaz. Güven, dürüst, eşitlikçi ve kamusal sorumluluğu önceliklendiren ilişkilerle yapılabilir.
Zeliha Bürtek: Evet, ancak zor. Öncelikle birbirimizi duymamız gerekir. Akademi ve sokak arasında iletişim ve diyalog şart. Bu kitap, o iki alan arasında bir köprü kurmayı amaçlıyor. Mücadele büyük laflarla değil, doğru sorularla başlar. Bu yüzden, samimi ve rahatsız edici sözler kayda alındı. Kavgamız, birbirimizle değil, sistemi sorgulamak olmalı.