Yurtdışında yaşayan Türklerin özlem ve kültürel miraslarına dair bir anlatım. Köy yaşamı, dini ve gelenekler, vatan sevgisi ve Türklerin yurt dışındaki durumu detaylı şekilde ele alınıyor.

Cahit Külebi’nin bir şiiri vardır: “Sen orada, ben burada, Birbirimizden habersiz, Ayrı yaylalarda yeşeren otlar gibi Bekleye bekleye çürüyeceğiz…”
Nedense bu şiir bana hep yurt dışında yaşayan Türkleri hatırlatır. Yaklaşık on beş yıl önce bir yardım organizasyonu için Üsküp’e gidip, oradan kuzeyde bulunan İştip şehrine geçtik. Burada, Konya İlahiyat mezunu araştırmacı ve yazar İzzet kardeşimiz, köyü olan Hocalı’ya götürdü. Köyde çeşme başında kırmızı yörük kıyafetli kızları görünce çok şaşırmıştım. Uzun zamandır Anadolu’da bile böyle geleneksel kıyafetli kimseyi görmemiştim.
Burada Ahmet amcamızın evine konuk olduk. Eve dışarıdan ahşap bir merdivenle çıkılıyordu. Balkondaki kuzine sobanın üzerinde, bir tavada yeşil biber ile peynir aynı anda kavruluyordu. Bir anda çocukluğumda duyduğum o kokuyu hissettim. Ahmet amca içerideydi; selam verip elini öptük ve sohbet başladı.
İzzet, Karaman’ı sordu. “Nasıl bir yer?” dedi. Ahmet amca anlatmaya başladı: “Karaman geniş, dümdüz, yeşil bir ova… Buğdaylar aha böyle boy verir!” diyerek elini yukarı kaldırıp gösterdi. Öyle güzel anlatıyordu ki, ben de sordum: “En son ne zaman Karaman’a gittin?” “Hiç gitmedim,” dedi. Çok şaşırmıştım. “Peki, gitmediğin Karaman’ı nasıl bu kadar güzel anlatabiliyorsun?” deyince, “Bana dedem anlattı, dedeme de kendi dedesi anlatmış,” cevabını verdi. Bu nasıl bir vatan aşkıdır? Dededen toruna miras kalan, hiç görmediğin, gitmediğin bir yeri anlatmak, hayallerinde yaşatmak… Bu nasıl bir özlemdir? İzzet, Ahmet amcaya bazı sorular daha sordu: “Çocukken bize neden top oynatmazdınız?” deyince, Ahmet amca öfkelendi: “Olmaz! Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimizin mübarek başlarını gâvurlar kesmiş, top gibi oynamışlar,” dedi.
Buna benzer daha birçok şey anlattı; hepsi benim küçüklüğümde dedemden dinlediklerim gibiydi.
İzzet; bu köyde Türkçeden başka bir dil bilinmediğini, Makedonlarla karışmadan buraya geldikleri ilk günkü gibi eski inançlarını ve hikâyelerini aynen koruduklarını söyledi. Örneğin, eski Türk kültüründe olduğu gibi mezarlıkların en yüksek yerlere yapılması gibi… Ben bu eski Türk geleneklerinin Bulgaristan’da da aynen korunduğuna şahit olmuştum. Bu bölgelerin araştırma yapacaklar için adeta altın değerinde olduğunu düşünüyorum.
İzzet sonradan yörükler üzerine doktora yaptı ve birçok kitap yayımladı. Bu çalışmalar son derece önemlidir. Türkiye’deki yörük dernekleri ve ilgili kurumlar mutlaka bu bölgelerle irtibat hâlinde olmalıdır.
Evden çıkınca köyün camisine gittik. Kilitliydi, bizim için açtılar. İçerinin uzun zamandır havalandırılmadığı belliydi. Pencereleri açtığımda tozlar ve örümcek ağları dağıldı. Bu cami beni çok etkiledi. Arif Nihat Asya’nın o meşhur şiiri geldi, gözlerim doldu: “Biz kısık sesleriz… Minareleri, ezansız bırakma Allah’ım! Ya çağır şurada bal yapanlarını, ya kovansız bırakma Allah’ım!”
İzzet’e dönüp, “Ha, düşman gelip bu camileri yıkmış, ha biz bu hâle getirmişiz. Üstelik sen ilahiyat mezunusun,” dedim. İzzet, “Hocam, burada hocalar maaş almaz. Benim de bakmakla yükümlü olduğum bir ailem var. Ayrıca biz bu camiyi sadece Ramazan aylarında ibadete açıyoruz. Burada yetmiş yıldır açılmayan camiler var. Birçok yerde köylüler bayram namazı için bir meydanda toplanıyor, biraz bekledikten sonra namaz kılamadan birbirlerine sarılıp bayramlaşıyor ve dağılıyorlar,” dedi.
Bunları duymak beni derinden sarstı. O gün sonra Rida Derneği olarak bir karar verdik: Bu camileri Türk, Arnavut, Boşnak demeden tekrar işler hale getirecektik. Çok sayıda ülke gezdik ve pek çok bölgenin buradan daha kötü durumda olduğunu gözlemledik. Bazı bölgelerde yaşlılar dahi Kelime-i Şehadet’i bilmiyordu. Balkanlar, Kafkasya ve Türkistan’da yüzlerce mahalli kurs açtık; cami olmayan yerlerde kiralık yerler tuttuk veya hocaların evlerinde veya metruk evlerde kurslar düzenledik, binlerce talebe yetişti ve devam ediyor. İlk talebeler artık hoca olmuştur. Bu durumun tarihi sorumluluk gereği olduğunu düşünüyoruz.
Bu, bir derneğin değil halkımızın bölgeye müdahalesidir. Bu, imanlı Anadolu insanının bir nefestir. Gayretleriyle buraları İslam beldesi yapan alimlerin ve şehitlerin ruhlarına ithaf edilmiştir. Her şehadet, her ayet onların ruhlarına ulaşsın. Balkanlar’da tüm Müslümanlara “Türk” denildiğini unutmamak gerek. Bu durum, Türklerin İslam’la tanışmasıyla etkili olmuştur, ama Türk ismi bir ırkı değil, Osmanlı’nın büyük kültür ve yaşam tarzını temsil eder. Osmanlı’da farklı halklar etkin şekilde temsil edilmiştir. Osmanlı döneminde Türkler göz ardı edilmiştir. Osmanlı’dan sonra oluşan boşluk doldurulamamış ve bu topraklarda çatışma ve huzursuzluk eksik olmaktadır. Özellikle Müslümanların, imamesi kopmuş bir tesbih gibi dağıldığını görmek çok üzücüdür. Anadolu kökenli Türkler ise adeta sahipsiz gibidir. Bu insanlar, sadece Türk oldukları için dışlanmış, ekonomik sıkışıklıklar ve yalnızlık içinde kalmıştır.
Yıllar sonra, bu meseleleri konuştuğum bir sosyolog arkadaşıma köyden ve Ahmet amcadan bahsettim. Hemen “Telefon aç, Ahmet amcayı Karaman’a götürelim,” dedi. Bu aklımda yoktu, hemen İzzet’i aradım. İzzet “Ahmet amca vefat etti,” deyince, dünyam yıkıldı. Vatan nedir? Bunu, bu toprakların hayaliyle yaşamış ve ölüme kadar özlemle yaşamış Makedonya’daki bir köydeki Ahmet amcadan öğrenmek gerekir. Ey vatan! Çok uzak diyarlarda seni seven biri daha hasretinle öldü… Evlatların hep yetim mi kalacak?”
Türklerin yaşadığı ülkelerden biri de Karadağ’dır. Bu ülkenin Bar şehrinde son nüfus sayımında, 104 kişinin kendisini Türk olarak kaydettiği haberi çıktı. Hemen, Rıfat Hoca’dan yardım istedim; onları ziyaret ettik ve ülke içinden Türklerle görüştük. Rüştiye Şahinoviç ve Beyazıt ağabeyimizle, televizyon ekipleriyle görüştük. Rüştiye ağabey, “Artık yeni nesil Türkçe bilmiyor, en son biz kaldık,” dedi. Türkçe bilmeyen torunu, dedesinin Türk Milli Takımı formasını görmek istedi ve forma kendisine verildi. O, Türkçe bilmiyordu, ama ay yıldızlı formayı gururla taşıyordu. Ben de, ilkokuldayken okullardaki marşları hatırladım; “Ey vatan, gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz...” Bu an, gurur ve duyguyla doluydu. Rüştiye ağabey, “Cumhurbaşkanı ile görüşsem ve Türk pasaportu alabilirsem, Türkiye’de ölmek istiyorum,” diye duygularını paylaştı. Bir başka Türk, vatan özlemiyle yandığını belirtti.
Vatan, insanlara ne kadar büyük anlamlar taşıdığı, sınırda Türk bayrağını görmekle ve yurda dönebilmekle bilinir. Nefes alamayan ve vatanı özleyenler, bu duygu ile yaşar. Anadolu insanının sözüdür: “Evlatsız yaşanır ama vatansız yaşanmaz.”
Birkaç ülke daha, Afganistan gibi, Türklerin yaşadığı ülkeler arasında yer almaktadır. Afganistan, fakir bir ülke olup Türkmenler en fakir halkıdır. Orada Yunus adında bir Türkmen yetimimiz bulunmaktadır. Yetimhane müdürü, Yunus’un diğer çocuklardan farklı olduğunu anlatmıştır. Yunus, yardımsever ve temiz bir çocuk olup, bizimle beraber kalmış ve en çok Türkçe ve kültürümüze yakın hissetmiştir. Türkler, özellikle Türkistan ve Balkanlar’da, yetimler ve gururlu, iyi niyetli insanlar olarak bilinmektedir. Bu halklar, Türkiye’yi yakından takip eder. Üsküp’te Türk dernekleri ve Ensar gibi kuruluşlar faaliyet göstermektedir. Bu insanlar, varlıklarını kaybetmemek ve vatan sevgisini yaşatmak için mücadele etmektedir. Anadolu’dan gelen Türkler, karşılıksız aşk gibi vatan sevgisini taşır; en büyük arzuları, bir gün vatan topraklarına dönüp ölmek ve orada toprak olacaklardır.