Hüzeyme Yeşim Koçak'ın Kiraz Zamanı adlı eseri, gençlik ve toplumdaki saldırıları anlatıyor. Çocuklar, kirazlar ve değişen dünya temasıyla derin bir anlatım sunuyor.

Arsız gülüşler… Bir genç, ağaç tepesinde, diğerleri ise apartmanı çevreleyen duvarın üstünde, biri ise ağacın altında yatıyor. Bir avuç, daha bir avuç… Ağaç zarar görüyor. Hoyrat ve kaba eller, kirazları çekmek için hınçla hareket ediyor.
Bazı apartman sakinleri, meyve topladıklarını düşünüyor; fakat yüreğindeki ağırlık ve rahatsızlık, duygusunun şiddeti ve hissin sivriliği bunu gösteriyor. Gizli bir manzaraya saldırı dehşeti de hissediliyor.
İncindiği kişi, çocukların kıyafetlerinden değil, hareketlerinden belli oluyor. Küfrediyor, dövüşür gibi, her şeyin içine tükürüyormuş gibi ya da yesteh ediyormuş gibi davranıyor.
Duvardan, yere, bahçeye atlıyor. Çimenleri, çiçekleri, çekirdeği ve doğayı çiğniyor, yeşili ve umudu tüketiyor. Dünyada bu yeme ve tüketime olan şehvet hakim hale geliyor.
Eğer yoldan geçerken “Ne yapıyorsunuz burada? Bu kiraz ağacı sizin mi?” diye sorulsa veya “Utanmıyor musunuz?” densin; içini silkeleyebilir ve tepkilerini alabilirdi. Ama o “korkuyor”. Cevaplardan, ürünlerden ve karşılıklardan çekiniyor.
3 genç, 30 genç ve daha fazlası, sayısız saygısızca hareketlerle karşılanıyor. Sokak boşalıyor; çapulcular, yağmacılar ve tecavüzcü küçükler, yeryüzünü dolduruyor.
Gençler ona saldırıyor; cüzdanını alıyor, cep telefonunu zorla alıyor ve hatta canını alıyormuş gibi davranıyorlar. Yerküre, “hayvansı” bir kalakalık içinde, bu saldır gangren gibi yayılıyor.
Bu kötü niyetli kişiler, devrim, çağdaşlık ve yeni düzen söylemleriyle cevap veriyor. Meyveler, sorular, çocuklar ve insanlar aşınıyor; kalpler ve ruhlar ise, esrarengiz bir mafyanın kontrolüne giriyor.
Yuvalar, toprağın zenginlikleri ve göklerin rahmeti, genel bir gasp ve işgal altında. Mabetlerdeki huzur, kabristanların sükûnu, geleceğin uğuru ve cennetlerin nuruna yönelik hırslar kaybediliyor.
Ağızlar, kirazlarla dolar; dünyalar, oburluk ve gazapla yeniyor. Ağaç tepesinde olan çocuk, kiraz çekirdeğiyle birlikte, gelecek neslin özünü fırlatıyor.
Kirazlar rastgele yere düşüyor; duvar ve araçlar, “araçlaştırma” ve “iniz” hırsıyla kendini gösteriyor. Bahçede, yerüstü ve yer altı, sömürü ve tahrip ediyor.
Yürüyüş devam ederken, hiçbir müdahale edilemiyor. Ev ve bahçeler suskun, dünya durağan kalıyor. Sonra ise, gözü dönmüş ve saldırgan kişiler ortaya çıkıyor.
“Hastalık korkusu” tüm alanı sarıyor. Modern vebalar, aşkı ve yaşamı tehdit ediyor; kayıp cennetlerin ve kalplerin korkusu yürekleri eziyor.
Küçük ve korunmasız olduğunu hissediyor, ama bazı insanlarla mesafesi artıyor ve yabancılık duyuyor. Çevresinde, insaniyeti ve saygıyı göremiyor; sevme engelliler ve şefkat özürlülük içindekiler etrafını sarmış durumda.
Değerler ve sınırlar aşılırken; hayaller, düşler ve inançlar ise, büyük bir yara almış durumda. O, sadece yürüyor, düşünüyor ve dünya biraz daha kirazlaşıyor.
Çocuklar, kirazların içine giriyor; beyinleri kiraz şekline dönüşüyor, yaban eller tarafından devşiriliyor ve posaları atılıyor. “Yad ellerin çöplüğünde” kiraz atıkları ve çığlıkları kalıyor. Sizi kim duyar ki?
Sesler, lafızsız ve hecesiz çıkıyor; dayanmak zorlaşıyor. “Hiçbir şey yapmayacak mısın?” diye bir ses yükseliyor. Gözleri, bildiği ve yaşadığına rağmen, korkuyla büzülüyor ve güçsüz kalıyor.
Yeri doldurulamaz bir parça, aşırılmış gibi, bakakalıyor. Kollar ve bacaklar, birbirine dolanıyor. Kalbi, “çalıntıymış” gibi titriyor.